21 Ağustos 2014 Perşembe

Bursa'da Güneşli Pazartesiler

Bursa ile ilgili her sene sabit 1 tane yazarım ve her sene tüm yazdıklarım çöpe gider. Sağolsun Bursaspor oyuncusu, hocası, yönetimi, taraftarı beni rezil etmekte hiç zorlanmazlar. Bende inadına her sene 1 sebep bulup gelişigüzel yerleştiriyorum. Bu sene yazmak için Şenol Güneş gibi üstü örtülmeye çalışılan unutulmaz bi' oyuncu ve teknik adam portresi var. Hepsinden önce adam gibi adam var.

Şu ülkede hakkı yenilmiş, gerektiği kadar değer verilmemiş 3-5 kişi varsa bunlardan biridir Şenol Güneş. Bu 3-5 kişi herhangi bi' iş alanında herhangi biri olabilir hiç fark etmez. Ama Şenol Güneş bu listede hep zirveyi zorlar, o kadar arka planda kalmış kalmaya zorlanmış adam gibi adamlardan biridir.

Adamın dibi gitti Bursa ile sözleşme imzaladı. 1+10 yıllık opsiyon var. Sözleşmeden girmişken bi' detay var aklıma takılan onu yazayım içimde kalmasın çatlamayım. Bursa Abdullah Avcı ile de görüşmüş ama milli takım ile harikalar yaratırken görevine son verilen dahiyane hoca Bursa da seneye tekrar kongre olacağı için anlaşmaya sıcak bakmamış. Şimdi bu adama hangi yönetim güvenip de takım emanet eder. Sen demek ki kendine güvenmiyorsun hoca! Sen başarılı olursan yönetim değişse bile taraftar arkanda durur sana yine bi' şey olmaz. Ama malum mahallenin adamı olduğu için pek şaşırmadık. Gittin mahallende "ama seyircimiz yok kiiiii" bahanesine sığındın, yalan yok inşallah küme düşersin.

Neyse Güneş gibi parlayan bi' adam için ayırdığım bu temiz satırları gereksiz kişiler için harcamayayım.

Güneşhocam milli takımda ve Trabzonda kısıtlı bütçelerle elde ettiği başarılara rağmen hiç bir zaman geniş bir transfer bütçesinin olduğu direksiyona geçme şansını yakalayamadı. Döndü dolaştı ve helikopterle kaosun her an mümkün olduğu, baskının taç çizgisine kadar hissedildiği, Daum tarafından enkaz olmaya yüz tutmuş bi kadronun yanına iniş yaptı.


Kolay değil. Lig tv reklamlarında yalandan olsa bile 2010 da ki mucizevi şampiyonluğu hatırlatan sözler şampiyonluğun tadını almış takımın taraftarı için dışa vuramasa bile bunu içten içe herkesten çok istemesine neden olur. Şampiyonluk söylemesi bile ağır bile kelime Bursa da bunun için bi' ışık var, birliktelik, yürür gider denilen bi kadro var mı, yok! 2010 da bu kadro şampiyon olur diye kim dedi? Hiçkimse. Ama bugün diyoruz bu kadro şampiyon falan olamaz. Ama Güneşhocam takımı ilk 4 içine sokarsa Bursanın bi' başından bi' başına omuzlarda taşınması gerekir. Gerçekçi hedefin ilk 6 ya girmek olması bu kadro ile olmayacak iş değil.

Hangi kadro?

Hikmet Karaman'ın kurduğu kadronun üstüne Daum'un tamamladığı sezonun ardından kadro derinliği kısıtlı ve sorunlu oyuncularla ligi tamamlayan bi kadroyu 45 günlük transfer ve kamp döneminden sonra ilk 6 ya sokmak epey zor iş. Fernandao ve Belluschi dışında dişe dokunur katkı veren, verecek yabancısı olmayan bi takımdı Bursa. Güneşhocam, Traore, Josue ve yıllardır Bursaya gitti gidecek aha gidiyor denilen Holmen ile yabancı rotasyonunu güncelledi. Bu isimler dışında Civelli, Taiwo, Frey hala yabancı kontenjanını dolduran isimler. 3ü de hazırlık maçlarında nerdeyse hiç süre almadılar. Zaten hoca kalenin bu sene Harun'a emanet olduğunu Frey'e naynini diyeceklerini açıkça söyledi.

Hocanın istediği sağdan soldan alınan duyumlara göre 1 stoper ve kanatlara 2 adam. Stoper için Diakhate adı geçti, sonra Yobo dediler birinden biri gelir. Sağ açık için Lyonlu Jimmy Briand ile 1 aydır görüşen ve Briand'ın eşinin gönlünü yapmaya çalışanlardan hala ses seda yok. Yerli kanat güncellemesi için Abdullah Avcı'nın prensi Sercar Sararer yola çıkmış ama yolu bulamamış.

Kalede sorun yaşamazlar. Savunmada İbrahim, Serdar ve Ethem rotasyonuna yabancı ilavesi olmazsa olmaz. Kanatlarda Şener ve Aziz hocamın tercihleri. Alternatif olarak Emre ve Ozan Tufan var. En güçlü yer kuşkusuz orta 3lü. Traore, Holmen, Belluschi, Josue, Yasin, Şamil, Ozan Tufan ve Bekir burada forma arayacak. Şamil ve Yasin'in şansı yok denecek kadar az. Hoca Ozan Tufanı kampta burada çok denedi, Belluschiyi kesmek kolay değil, Holmen'in istikrarı ve iki tarafı da oynaması avantajı, Josueden Batalla etkisi bekleniyor. Yani burada işler karışık. Belluschi, Ozan, Traore yapıp Holmeni sol kenar forvet olarak da deneyebilir aklında olsun hocam.

Hücum üçlüsünde yaratıcılık merkez forvetten ziyade kenar forvetlerin ağzının içine bakıyor. Merkezde Fernandao olmazsa Enes ile skor katkısı almamak imkansız. Ama yan tarafta Ozan İpek ve Volkan Şen ile başlayan soru işaretleri Ferhat ile durulur gibi olsa da Aydın Karabulut ile zirve yapıyor. İşte bu yüzden iki kenar için de takviye beklentisi var.

Eğer hoca hücumda ki soru işaretlerini minimuma indirgeyebilirse bu orta saha rotasyonu ile ligin başaltı takımları içinde en önde olanı olurlar. Bu da ilk 6 da yer almak demektir. 5 yabancının 11 başlayacağı ligde yerlilerin katkısı Bursa da pazartesi günlerinin hava durumunu bile değiştirir. Özellikle Volkan ve Ozan'ın ne yapacağı gelecek transferlerin verimliliğini bile etkileyecektir.

5 yabancılı ve transferi tamamlayamamış kadronun 15 gün sonra çıkacağı lig maçında ki kadrosu bence bu şekilde olmalı. Bugün ya da yarın eksikler tamamlansa bile ilk maça bu kadro çıkmalı.
Galatasaray, Gençlerbirliği(d), Beşiktaş, Rize(d), Mersin(d) böyle ilk 5 hafta böyle fikstür olur mu?


20 Ağustos 2014 Çarşamba

Ailece Hazırlar

Avrupa kupaları ön elemeleri nedeniyle sezonu erken açmak her zaman iyi olmayabilir. Erken açmanın avantajı ile daha çok maç oynayıp,eksiği gediği sıfırlayıp dipçik görüntüsü verebilirsiniz. Ama tam tersi de olabilir. Eleme maçları için full konsantre hazırlanan takım eleme maçlarında yaşanabilecek bi' kaza ile turu kaybettiği an motivasyonunu kaybeder ve lige mortingen bi' başlangıç yapabilir.

Beşiktaş ŞL ön eleme maçları için sezonu en erken açan takım. Haziranın sonundan bu yana çalışmalarını gruplara kalacağız açıklamalarını üst üste koyarak sürdürüyorlar. Hatta mükemmel sol ayağı ile dillere destan olan Olcay Şahan öyle bi' konsantre olmuş ki mükemmel sol ayağını unutturacak açıklamalar yapmaya devam ediyor. Olcay:"Mesutmuş, Sanchezmiş bizi ilgilendirmiyor"


Feyenoord engelini birlikte oynama örneği vererek zorlanmadan geçtiler. Ardından kura çekiminde hiç olmayacak bi' seribaşını çektiler. O da yetmedi. O serinin başının yatırdılar ama bi' türlü ezmek nasip olmadı. Arsenal'in eksiklerinin ve bana kalırsa Beşiktaşı hafife almasının verdiği bi' oyun anlayışının katkısı ile tarihe geçecek bi' skor elde edilebilecekken, olmayınca olmuyor diyerek iş Londraya kaldı.

Beşiktaş eler veya elenir. Bu skordan sonra Londra da işler dünden çok çok zor olacak. Arsenal bu Arsenal olmayacak. Ramsey olmayacak ama Mesut olacak. Savunmada Mertesacker vs. Daha ciddiye alacakları kesin. Ayrıca dün akşam ki %100e yakın oyun içi konsantrasyonu yeniden göstermek Beşiktaş için epey zor iş. Atibanın oynayacak olması deplasmanda orta alan savaşında ciddi katkı verecektir.

Elenir veya elenmez. Ama şu saatten sonra UEFA gruplarından devam edilecek. Arsenali bu kadar zorlamak ve ortaya koyulan iyi oyundan fazlası etkili oyun sezonun geneli için siyah beyaz herkesi kenetlendirmiş durumda.

Süleyman Seba'nın vefatı ile kolkola giren tüm Beşiktaşlılar dün akşam ki maçtan sonra kolkola taş gibi takımları olduğunu birbirlerini gazlayarak dile getirdiler, bundan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü sonuna kadar haklılar.

Son 2 transfer için Beşiktaş yönetimi çabalıyor. Sağbek ve anlam veremediğim 10 numara transferi. Diyelim ki Diegoyu Fenerbahçe almamış olsun. Fiko başkan gitti aldı geldi bu adamı ya da buna benzer bi' düşük tempolu 10 numara yalanına sığınmış birini. Şundan emin olunmalı ki dün akşam ki tabiri caizse Luis Suarez gibi ısıran takım bi' anda yumuşar. Oyun stili değişir.

10 numara değil, iki tarafı da yapabilen 8-10 gol ortalamaya çıkabilecek ama savunma yönü de kuvvetli temposu olan, boşa değil rakibe koşmayı bilen MC almaları gerekiyor. Ne Ruiz ne de Belhanda bu işler için tatava. Galiba Ruiz Bremene gidiyor, Belhanda da yalan oldu. İyi de oldu. Sezonu Veli-Atiba 2lisi ile geçirecek takımın önüne arkasına bile bakmayan 10 numara koyarsanız o iş olmaz. Dün gördük ki Demba Ba bile yerinde durmuyor, savunmaya nasıl yardım ediyor. Olcay zaten mükemmel sol ayağı ile var olan efsane(!), sağ tarafta Pektemek'in orta alana yardımlarını vs. düşününce takımdan bağımsız yürüyen ama 10 numara olan şişirilmiş balon bu takımda tutmaz, patlar gider.

Sağbek transferine gelince, Serdar Kurtuluş dünya futboluna kulübünden istifa eden ilk futbolcu olarak geçebilir. Çünkü Slaven Bilic, Türkçe meali "sen hayatında hiç sağbek oynamamış İsmail bile değilsin" diyerek yerin dibine sokup üstüne de SB yazmıştır bana göre. Serdar Kurtuluş bu fırsatı kaçırmamalı tarihe geçeceksin olum hadi be!

İlla ki bi' sağbek gelecek adı geçen Norveçliyi tanımıyorum ama çok para verilmeyecekse Joao Perreirayı tercih ederim. Tartışması olmaz. Akarı kokarı yok.

Tribünü, yönetimi, yönetimde olmayanı, küskünü, seveni, manyağı, delisi, oyuncusu, hocası, malzemecisi ile tam kadro hazır bi' Beşiktaş var.

Bi' arkadaş bu Beşiktaşı görünce bu sene Beşiktaş götürür dedi, bende yavaş dedim yalan yok!

MC işi önemli, türk futbolu ne çektiyse o kıçı gırık 10 numaralardan çekti demedi demeyin!


11 Haziran 2014 Çarşamba

Kısa Yoldan Dünya Kupası


Dünya Kupasını her kafadan ve her kıtadan çeşit çeşit insan takip ediyor, etmeye çalışıyor. Kimi oturup 64 maçın tamamını izliyor, kimi işten güçten vakit bulursa affetmiyor, kimisi açılış maçı ile finali izleyip zirvede bırakıyor, ötekisi sadece tuttuğu takımı izliyor falan pişman.

Mesela gruplarda çok gereksiz maçlar olabiliyor. Tabi bu kişiden kişiye değişiyor. Bazı insan maç olsun da ne olursa olsun diyor, bazısı saçmalama olum ya Honduras-İsviçre maçını izleyip ne bok yiyeceğiz diyor. Ama Cezayiri, Hondurası, Koreyi falan ancak Dünya Kupasında izlersin başka zaman oturup da "lan bi bakıyım bu honduras ne alemde" demezsin. Çünkü gaassarayın fenerin beştaşın var, Allah başka dert vermesin!

Şimdi her maç izlenmez abi ya diyenler için güzel bi' liste çıkarıyorum. Onu takibe alın oradan devam edelim.
2. tur ve sonrasındaki hiçbir maçı kimse kaçırmak istemez herhalde!

Açılış maçı; 12 Haz Perş 23:00 Brezilya-Hırvatistan
13 Haziran 22:00 İspanya-Hollanda
14 Haziran akşam 01:00 İngiltere-İtalya
15 Haziran akşam 01:00 Arjantin-İngiltere
18 Haziran 22:00 İspanya-Şili
19 Haziran 19:00 Kolombiya-Fildişi ve 22:00 Uruguay-İngiltere
20 Haziran 22:00 Fransa-İsviçre
22 Haziran 19:00 Belçika-Rusya 
24 Haziran 19:00 İtalya-Uruguay

2. turda vakit kaybı yapmam bana yarı final lazım diyenler için 8-9 Temmuzda yarı finaller var.
Final 13 Temmuz 22:00 

Bu liste sayesinde grup aşamasında vakit kaybı yapmadan favoriler, dark horse'lar ve pusucular dahil herkesi çemberin içine almış oluyorsunuz. 2. tur için herkesi en az 1er kez izlemiş biri olarak her ortamda gelişine atışlar yapabilirsiniz.

Öncelikle İtalya, Arjantin aklımızda, lanet olsun Patrick Evra'ya, Brezilya gitsin oynasın plajda!

90 dakika ayrılması gereken oyuncular;
Kolombiyalı Cuadrado, Portekizli Will.Carvalho, İtalyan İmmobile ve Verratti, Hırvat Kovacic, Şilili Vargas, İngiliz Lallana, İsviçreli Shaqiri

Son söz hatta önsöz, Dünya Kupası varsa kaçmaz arkadaş. 94'ten bu yana izliyoruz var mı pişman olan?

9 Haziran 2014 Pazartesi

Kağıt Üstünde: Messi, Agüero, Higuain



Sanki Ramiz Dayı Ezel'in 34. bölüm 3. reklam dönüşünden sonra Messi'nin kulağına "Dünya Kupasını alamazsan efsane olamazsın yeğen" demiş gibi dünya üzerinde aşırı bi' beklenti ortaya çıkmış durumda. Halbuki Messi mi Ronaldo mu diye tartışırken kimse Ronaldo için Dünya Kupasını alamazsan "uff olursun" demiyor. 2010 DK da Almanya karşısında 4-0 bozguna uğrayarak panzerin altına kalan tangocular bu sefer Brezilya, İspanya, Almanya 3'lüsünün arkasında gizli favorilerden gösteriliyorlar ya da bana öyle geliyor.

Bu arada "tangocular" kelimesini cümle içinde kullanmanın verdiği duyguyu enerjiyi sinerjiyi kinetiği potansiyeli ilk defa yaşıyorum, tutmayın küçük enişteyi.

2010 da Maradona neyi düşünerek orta sahası olmayan ve geri gelmeyen 4 forvetten oluşan bi' takımla şampiyon olmayı hayal etti bilmiyorum ama bu sefer böyle olmayacağı kesin. Alejandro Sabella kimdir, nedir, hiç bilmem çok da önemli değil. Adam akıllı ortalama bi' iş çıkarsın bu Arjantin takımı için yeterli olur görüşündeyim.

Messi, kariyerinin en dandik sezonu geçirmişken üstüne bi' de kendisine dayatılan "şampiyon olmalısın" baskısından sonra buradan da boynu bükük eve giderse toparlanması zor olur. Messi 27 yaşında, 2018 den sonra 2022 de olmayacağı kesin. Burada şampiyon olabilir. Bunu başarmak için yeterli takım potansiyeli mevcut. Ancak bazı kilit noktalar var.

Ben diyorum ki Arjantin aşağıdaki veya yukarıdaki isimlerin yan yana gelmesiyle 4-3-1-2 sistemini oynamalı. Bunun dışında hiçbir taktik ile vakit kaybı yapmamalı. Hücum hattı için yazılacak söz, yapılacak eleştiri yok. Golcü ise Higuain, yetenekse Agüero, mucize ise Messi var. Yedeklerde Lavezzi var, Palacio dangapozu var. Önemli olan savunma da değil, önemli olan Messi'nin arkasındaki 3lü de kimin nasıl oynayacağı!


Anahtar: Di Maria
Şampiyonlar ligi finalinde Messi ile karşılaştırılan adam sahada gezinip, stadyum ekranından saçlarını düzeltirken, sahanın her noktasını işleyen ve 110. dakikada sol kanattan yardırıp penaltı noktasına dalak bırakan Angel Di Maria Arjantin'in en kilit oyuncusu olacak diye düşünüyorum. Çünkü Messi'nin arkasındaki 3lü ne kadar sağlam olursa ve rakip orta sahaya boyun eğmezse o zaman Arjantin skor bulmada zorlanmayacağı için hedefe ilerlemekte zorluk çekmeyecektir. Mascherano ve diğer partneri-Gago veya Biglia olabilir-bu ikili normal standardında orta alanı parsellerse Di Maria'nın sol iç performansı tarihe geçmekte zorlanmaz.

Kupaya giden yolda 2.turda Fransa grubu, çeyrek finalde Belçika-Portekiz-Almanya savaşından çıkacak takımla oynayıp öncelikli olarak 2010 da göremediği yarı finali görmek Arjantinliler için "İstanbul'da Sarıgül zamanı geldi" sloganının tekrar söylenmeye başlanmasını sağlar. Bu kadro için yarı finale kadar taktiksel anlamda her şeyi söyleyebiliriz. Ama son 4e kaldıktan sonra Messi topu almalı, al-verini yapmalı, kafayı kaldırmalı, çalımı basmalı ve golü yapmalı aması olmamalı, net. 

4 Haziran 2014 Çarşamba

6. Geleneksel İtalya Günleri

Roberto Baggio, Amerika 94 Dünya Kupası finalinde Gençlik Parkı kale arkasının gazına gelip penaltıyı Ulus Heykel meydanına göndermese, İtalya kupanın sahibi olacak ve bünyede ki gök mavisi hayranlığı hatta Juventus profili hiç oluşmayacaktı, diye düşündüm geçen gün. Evet, hiç işim yoktu oturdum bunu düşündüm.

94 Dünya Kupasını Brezilya ne kadar hak ettiyse Roberto Baggio 1 fazlasını hak etmiştir. Bunun lamı cimi olmaz, yapanın yanına kalmaz. O gün Baggio penaltıyı kaçırınca üzülmüştüm İtalyanlara ve o güzelim gök mavisi formalarına. İlk defa Dünya Kupası izliyordum ve belki de idrak ettiğim tek realite Dünya Kupasıydı. Salenkoyu falan hatırlıyorum, İsveç kalecisi vardı tesisatçı Nurettin dayı kılıklı adını hatırlayamadım iyi kaleciydi. Bulgarlar Almanları şapa oturtmuştu ki o günden beri sevmem Almanyayı ve Alman ırkını. İtalya-İspanya maçı çeyrek final olması lazım 2-1 bitmişti, Dino Baggio'nun 1654 metreden golü var. İtalya'nın gerçekten İtalya olduğu zamanlardı. Sonra 98 de zalım Zidane ve arkadaşları zor da olsa penaltılarda İtalya'yı geçip kupaya uzanmışlardı. 98 İtalya'nın hakkıydı diyeceğim de Zidane'a ayıp olacak, yoksa tereddüt etmem derim. 2002 de Güney Kore'nin tarihe geçen galibiyeti maalesef İtalyanlara karşı geldiği için tarihe tanıklık ettiğime lanet etmiştim. Bu liste uzar gider ama sonuç değişmez Dünya Kupasında küme düşme olsa biz yine İtalyanların yanındayız gardaş. Ama unutmadan en çok üzüldüğüm Casiraghi'li 96 Avrupa Şampiyonası kadrosudur, söyleyim de dursun kenarda. Almanya maçında kaçan penaltıyı hala hatırlıyorum. Lanet olası Köpke nasıl kurtarmıştı Zola'nın penaltısını?


İtalya ile 6. kez Dünya Kupasına gidiyoruz. 94, 98, 02, 06, 10 ve inşallah kupa ile sonuçlanacak 14' Brezilya yolculuğuna başlıyoruz. Balotelli'nin şu pozunun ESPN tarafından İtalya posteri olarak seçilmesi de cuk oturmuş. Çünkü kimse İtalya'yı favori göstermiyor ama İtalyanlar ne kadar güçlü olduklarının farkındalar, farkındayız icabında.

2012 Avrupa şampiyonası elemelerinde takımın başına gelen Prandelli, Lippi kadar umut ve güven veriyor. Avrupa şampiyonasında 3'lü savunma modeliyle farkını gösteren hatta De Rossi'yi savunmanın ortasında oynatarak finale kadar yürüyen Prandelli ve saçları dünya kupasında Brezilya, İspanya, Almanya 3'lüsünün hemen arkasında boş alanlara deplase olmak için bekliyor, bekliyoruz.

İtalya'nın tek sorunu her turnuvada gruplarda yaşadığı saçma sapan konsantrasyon eksiklikleri. Onun dışında 2. turdan itibaren her takıma karşı %51 şansı var. Mesela bu grupta da son maçın son dakikasına kadar gruptan çıkıp çıkamama durumunu yine yaşayacağız bundan kimsenin şüphesi yok. Yüksek ihtimalle de 2. olarak çıkarız diye düşünüyorum.

Prandelli'nin 2012 de 3-5-2 devrimi ile Avrupa şampiyonasını izleyen tüm dünyaya ders vermesi, 2014 DK öncesi favoriler içinde adı telaffuz edilmeyen Azzurilerin yabana atılmaması gerektiğini ortaya koyuyor. Ancak biryantinine yandığımının Prandellisi, finalde İspanyadan 4 tane yedikten sonra eleme maçlarında ağırlıklı olarak 4lü savunmayı tercih etti. Hatta kadroya çağrılan hücumculara bakınca da tek forvet arkası bol orta sahacılarla oynayacak gibi duruyor. Yine aklından ne cinlikler geçiyor hocanın bilinmez. 2012'de De Rossi den kusursuz savunma katkısı almıştı. Şimdi kimden nasıl bi' katkı almayı planlıyor bilemezsin yeğen..


Montolivo'nun soyu bozuk İrlandalı tarafından hunharca sakatlanmasından sonra Insigne-Cerci kanatlarını kullanan formasyona gidilebilir Yani direk 4-3-3 ve benzeri 4-5-1 tarzına dönebilir. Ama elindeki merkez oyuncularının daha kaliteli olduğunu düşünürsek ki bence öyle o yüzden kenarları savunma beklerine bırakıp merkez orta sahaların oyuna hükmeden yapısını tercih etmek daha mantıklı geliyor. Ayrıca bu saatten sonra da her maç böyle oynarım diyerek tek oyun anlayışında aynı oyun stiline sahip adamlarla ısrar etmek kendi kuyunu kazmaktan öteye gitmez, dünya kupası bu Kosta Rika, Jamaika fark etmez rakipler affetmez başkan. Kosta Rika karşısında yaşanabilecek en ufak bi' kaza Uruguay ve İngiltere maçlarında kan çıkartır. 

Gönlümden geçen İtalya kadrosu aynen yukarıdaki şekilde oluştu. Immobile ve Cerci konusunda kararsızım. Marchisio yerine Verratti de olabilir çok fark etmez. Aynı şekilde savunmada Barzagli değil de Bonucci de olabilir. Candreva çıkar, Cerci girer işte o zaman Pirlo araya oynar rakibi açar. İtalya'nın kaderini belli edecek isimler değişmez. Buffon, Pirlo ve De Rossi, Balotelli. Bu 4'lü gereğini yaparsa düz yolda pati çekmeden işimize bakarız. Kupa hedefine gitmek için ekstra 1-2 katkı gerekir, bu isimlerin de Insigne ve Immobile olmasını umuyorum.

Son söz, Forza İtalya! 

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Kolombiyalı Hırvatlar

Herkesin yana yana Belçika çika çika diye dilendiği, dilenciliğin de ayaklar altına alındığı bi' meslek haline geldiği ortamda dilenme tercihimizi 42 yaşındaki Mondragonlu Kolombiya ve sezonu top class seviyeye çıkarak Brezilya'ya gelen Rakitic'li Hırvatlardan yana kullanıyoruz.
              
İlk izlediğim DK da kendi kalesine gol atan Kolombiyalı Escobar'ın ölümünün üzerinden tam 20 yıl geçti. Aslında o gün daha 8 yaşındayken futbol böyle bi' oyunsa, böyle oyunun gelmişini geçmişini deyip zirvede bırakabilirdim. Ama ne hikmetse ne bırakması tam ortasına girdim, şimdi de çıkamıyorum. Olan garibim Escobara oldu. Daha 27 yaşındaydı be!

Kolombiya'nın o sene ki kadrosunda unutulmaz isim şüphesiz ki Valderrama idi. 10 numaralı formanın sahibi koca kafalı Valdi klas topçuydu. Hakkında kesin tespitler yapacak kadar net hatırlamasam da kendisi için inceci Valdi diyenler var. 94 Amerika kadrosunda yer alan 12 numaralı Argentinoslu Faryd Mondragon, bugün Brezilya 2014 kadrosunda ve tam 42 yaşında bi' koca panter olarak tarihe geçecek. Mondi, kariyerinde 15 farklı takımda forma giydi bunlar içinde 6 sene ile en fazla Gaassaray forması giyerek efsanevi kurtarışlara imza attı.

            Kolombiya-Hırvatistan Karması


Mondi kalbim seni sevdim tadındaki Kolombiya da göze batan ilk isim Radamel Falcao. Ocak ayında geçirdiği sakatlıktan sonra dün ilk kez takımla çalışmaya başladı. 14 Haziran da ki Yunan maçına yetişmek ve form tutma için ideal olmasa da yetecek kadar süresi var. Ama kimsenin dikkate almadığı Kolombiya kadrosunda Falcao oynamasa bile onu aratmayacak forvetler var; Portolu makine Jackson Martinez, Trabzondan kaçıp River'da tahta oturan Teofilo Gutierrez, Rakitic ile sapıtan Carlos Bacca.

Kolombiya için sadece golcüsü bol gerisi goygoy takımı diyemezsiniz. Çünkü o golcülerin arkasında Porto'da parlayıp küllenmiş İnter'de göze batan ve devlerin oltasına takılan Guarin, Fiorentina ile hararetli bi' sezonu geride bırakıp takımı da bırakıp level atlaması beklenen Cuadrado ve U-20 DK'nın yıldızı Quintero gibi yaratıcı orta saha oyuncuları da var. Savunma ve kalecilerinden bahsetmeye zaten gerek yok. Kolombiya güney amerika elemelerinde gösterdiği takım olabilme özelliğini DK sahaya yansıtırsa Fildişi ile gruptan çıkmaması için hiçbir neden yok. 2. turda İtalya grubu ile çapraza girecek olmaları pek hoş değil ama bu hoşnutsuzluk her iki taraf içinde geçerli olacak. Çünkü 28 Hazirandaki 2. tur maçına kadar 1 aylık bi' süre var. Bu zaman zarfında Falcao tam anlamıyla hazır olup patlamaya hazır bi' bomba haline gelebilir. Grup maçlarında muhtemel bocalamadan sonra kendine güvenen, kimyası oturmuş bi' Kolombiya takımı Atletico Madrid benzeri bi' sıçrama yapmak için ideal bi' aday. 4-4-2 oynatmakta ısrar ederek tek forvetli emperyalist sisteme isyan eden Jose Pekerman liderliğinde, Mondragon tecrübesiyle orta saha Salih Uçanla gidiyoruz finallere!


Hırvat milli takımı Kolombiya'nın mücadeleci, gerekirse kavga dövüş, yeri gelince inceci yani ne idüğü belirsiz tarzının tersine 2006 dan bu yana top oynamanın, küçük İspanya olmanın peşinden gelen bi' ekol. Kadro yapısı da bu oyun tarzına müsait ve oynayınca fena yapıyorlar. Hele ki Bayern Münih orta sahası karşısında ayakta kalan tek Real Madridlinin Luka Modric olduğunu biliyorsak Hırvatistan'ın orta saha egemenliğindeki dünya futbolunda nasıl söz sahibi olabileceğini tahmin etmek zor değil. Modric'in yanında sezonu UEFA kupası ile taçlandıran Rakitic gibi Sevilla fenomeni varsa tadından yenmez, tehlikeli bi' kadro çıkıyor.

Mandzukic'in cezası nedeniyle ilk maçta oynamayacak olması FİFA'nın ayıbı, şimdi FİFA düşünsün.

Modric ve Rakitic'in takım oyununa verecekleri katkı, oyunu yönledirme de ki etkinlikleri Hırvatları kimsenin tahmin etmediği yerlere getirebilir. Çünkü çok kaliteli ve herkes tarafından kabul edilmiş parçalar var. Ve bu isimler uzun süredir birlikte oynuyorlar artık tek yapmaları gereken tecrübeleri ile kaliteyi birleştirip level atlayabilmek.

Hırvatistan mı, Kolombiya mı sürprize yakın diye sorarsan Hırvatlar derim. Çünkü her zaman top oynayanın yanındayım. Mahalle de herkes bi' araya gelir, adam akıllı takır takır topumuzu oynayalım sonra da hava kararınca saklambaç oynarız diye plan yapılır. Ama dallamanın biri gelir, maçta çirkeflik yapar ortamı gerer. Sonra maç sonunda tartışma olur, kavga dövüş saklambaç yalan olur. Hatta saklambaçtan sonra emir telakki kabul edilen kola çekirdek ortaklığı bile bu pisliğin içinde kaybolur.

Yani demek istiyorum kim sahaya topu koşturmak için çıkıyorsa o bizdendir. Kolombiyalılar koşturmuyor demek istemiyorum ama Hırvatların bu işi çok iyi yaptığını ve Modric, Rakitic, Kovacic orta sahası ile daha iyisini de yapabileceklerini biliyorum.

Ya hem Hırvatistan'ın forması gibi var mı başka, yok! Daha ne konuşuyorsun?

22 Mayıs 2014 Perşembe

İngiltere Dilencileri

Sezon başında Arsenal dilencileri ile başlayıp, Liverpool'ın durdurulamaz yükselişi ile devam eden, Mourinho hayranlığının Chelsea dilenciliğine dönüşmesi ile zirve yapan İngiliz hayranlığı 2013-2014 futbol sezonunda gündemi meşgul 3-5 konudan biri oldu. Allah'tan Yaya Toure bu dilencilere gereken cevabı sahada verdi de timeline'ınımız nefes alma şansı buldu.

Dilenciliğin zirve yaptığı Liverpool takımından 5 İngiliz DK kadrosunda kendine yer buldu. 2010 Tottenham ile birlikte kadroya en çok oyuncu veren takım oldular. Johnson, Gerrard, Henderson, Sterling ve Sturridge. Şu isimlerden 100 gollü bi' sezon ve kılpayı kaçan bi' şampiyonluk beklemek sadece kendi kendini kandıran Liverpool taraftarının yapacağı işti. O da geldi bu seneyi buldu diye düşünüyorum. Premier lig furyasında İngiliz oyunculardan Gerrard, Sturridge, Sterling, Cahill, Jagielka, Shaw gibilerin başı çekmesi son yılların en iddiasız takımı olarak kupaya gelen İngiliz milli takımını iddialı hale getirdi mi, tabi ki hayır.

Zamanında Beckham-Gerrard-Lampard-Joe Cole orta sahasının tabiri caizse sıçıp sıvadığı günleri izledikten sonra Sturridge, Shaw, Lambert, Lallana falan kimse kendi kendini gaza getirmesin. Artık İngiltere turnuvada gizli gizli desteklenen 2. ülke konumuna düşmüştür. Doya doya kazanıp kaybetmelerini izleyebilirsiniz.


Peki bu kinder sürpriz yumurtacısı kıvamına gelen İngilizler nereye kadar gidebilir ona bi' bakalım.

Yan yana yazdığımız zaman oha lan şu kadroya bak diyebileceğimiz isimler yok. Zaten ingiltere için bu çok da gerekli değil. Daha önce vardı da ne oldu diye sorarlar adama. Şu anki İngiltere, Liverpool kıvamında ama Liverpool'un 1-2 takviye ile level atlatılmış hali gibi denilebilir.

Muhtemel 11 üzerinden yürüyelim.

Joe Hart - Johnson, Cahill, Jagielka, Baines - Gerrard - Milner, Barkley, Welbeck - Rooney, Sturridge

Benim fikrim bu şekilde 4-1-3-2. Liverpool diye lafa girdik baklavayı biraz bozduk ama yine de kadayıfa kadar gitmedik dilber dudağı kıvamında bıraktık.

Ama Hodgson'ın İtalya, Uruguay ve Kosta Rika deyip geçme grubunda benim yazdığımın 11'i çıkarmayacağı aşikar. Dolayısıyla baklavayı bozmadan aşağıdaki gibi yaparlar 4-1-2-1-2

Joe Hart - Johnson, Cahill, Jagielka, Baines- Gerrard - Henderson, Wilshere - Sterling - Sturridge, Rooney

Baklava olacaksa Henderson yerine Barkley, Sterling yerine Lallana olmasını isterim ki doğrusu da öyle olur. Baklavaya uyum açısından Henderson'u çıkarmak mantıklı görünmeyebilir ama burası milli takım, hem de İngiliz milli takımı..Uyumsuzluğu dünyaya getiren 3 kişilik ekipten 2'si İngiliz diyorlar!

Kadro bi' şekilde belirlenecek ama İngilizler nereye kadar gidebilir o konu pek içi açıcı durmuyor. Çünkü Uruguay ve İtalya şu anda İngiltere karşısında daha derli toplu ve favori görünüyor. Kosta Rika'yı da yabana atmamak gerek, sonuçta DK oynuyorsun kapanırsın 1 gol atar üstüne yatarsın, ama yatmayı bilirsen. İngilizler için belirleyici unsur ilk oynayacakları İtalya maçı olacak. Bu maçtan puan çıkaramazlarsa ki ben öyle düşünüyorum, gruptan çıkamazlar. Ama alınacak 1 puan bile moral motivasyon ve takım birlikteliğini artıracağı için kesin çıkmalarını sağlar diye düşünüyorum. O puan o kadar önemli ki 2. maçta Uruguaya karşı ailecek hücum etmelerine bile gerek kalmayacak.

İlk defa DK oynayacak olanların heyecanının takıma pozitif etki yapmasını bekliyorum. Bu durum özellikle ultra tecrübeli Godin, Lugano, Muslera, Cavani, Suarez, Forlan, Rios, Fucile gibi adamları olan Uruguay karşısında ekstra etki gösterebilir. Çünkü DK oynama fırsatı herkese nasip olmaz. Nasip kelimesinin ne kadar farkında ingilizler onu bilmiyorum ama koskoca La Liga şampiyonunun 10 numarası bile şu yaşına geldi daha DK yüzü göremedi onu da yabana atmamak lazım.

Cahill, Jagielka, Baines, Henderson, Sterling, Sturridge, Shaw, Lallana vs. tamamı ilk defa DK oynayacaklar ve bu tarihi fırsatı kaçırmak istemeyecek üst düzey yıldız olması beklenen isimler. Belki İngilizler favori değil, belki beklenti çok düşük ama kadroda ki adamlar hiç de yabana atılacak isimler değil.

Gruptan çıkarsa nerede nefessiz kalırlar? Bu grup sıralamasına göre değişecek bi' durum. C grubu ile çapraza girecekler. Kolombiya ve Fildişi gelecek muhtemelen tam dişlerine göre rakipler. Ama çeyrek finalde İspanya ya da Brezilya görünüyor orası kara delik.

Son olarak 10 kişiden 8'inin Belçika'yı pohpohladığını bi' ortamda kalan 2 kişiden biri olarak İngilizleri destekliyorum. Biri sürpriz yapacaksa Belçika'dan önce İngiltere yapar arkadaş! 

15 Mart 2014 Cumartesi

Londra'da Sezon Finali Mİ ?


Mancini'nin ayağının tozu ile ilk maçına italya da Juventus'a karşı çıkıp aldığı 1 puan, sezonun bugünlerine ait hedefleri değiştirdi. Çünkü Terim'in gitmesiyle kaos ortamına giren takımın hemen toparlanıp 3 kulvar da Mart ayını görmesi çok kolay bi' şey değildi. Mancini, İtalya'dan getirdiği 1 puanın yanına hava şartlarının da "yürü ya kulum" demesi ile Arena da ki Juventus galibiyetini de koyarak takımın Mart ayına kadar hem ligde hem de Avrupa hedefinden uzaklaşmamasını sağladı.

Halbuki Torino'dan mağlubiyet ile dönülse içeride ki Kopenhag maçı bile o günkü kadar kolay geçmeyecekti. Son hafta Juventus'u yenmek bile yetmeyecekti. Ama o puan Arena da kar yağmasını bile sağladı ve avrupa da tur atlamanın verdiği gaz ile takım lige tutunmayı da başardı.

Ligde liderin 7 puan gerisinde olsa da kağıt üstünde avantajlı görünen fikstür ve avrupa macerasının devam etmesi Mancini'nin takıma direk müdahale etmesini engelledi. Çünkü bu ortamda radikal değişiklikler yapmak faydadan çok zarar getirebilirdi. O da Alex Telles hamlesi dışında keskin bi' hamle yapmadı.

Kağıt üstünde gerçekten avantajlı görünen takım deplasmanlarda 2 şer 2 şer toplamda 8 puan bırakınca avantaj falan kalmadı. Bu arada içeride Chelsea ile de 1-1 berabere kalınca tüm hesaplar alt üst oldu. Hesaba göre Chelsea ye kadar kayıpsız geçilecek ya da 3 puandan fazla bırakılmayacak, Chelsea öncesi ve sonrası oynanacak maçlar ligi belirleyecekti. Chelsea içinse içeride gerekirse gol yemeden beraberlik iyi diye muhabbetler çevriliyordu.

N'oldu? Doldu hocam doldu!

Bugün gerçekçi tek hedef kaldı o da şampiyonlar liginde çeyrek finale kalabilmek ve devamında ManUTD-Oly eşleşmesinden gelecek takımı kurada çekebilmek. Londra da galibiyet ya da gollü beraberlik gerekiyor. Ama içimden geçen penaltılar ve tabi ki Muslera'nın verdiği güven. İlk maçın 2. yarısındaki tek kale geçen oyundan sonra ister istemez ümitlenmedik değil ama rakip Chelsea ve menajeri Mourinho.

Karabük de 0-0 devam eden maçta 85'te oyundan çıkan Drogba'nın ruh hali nasıldır bilmiyorum. Hele ki bu sezon ki performansından sonra hiç umudumuz yok gibi ama rakip eski takımı olunca "lan belki" demeden geçemiyorum. Ayrıca Melo'nun da ilk maçta ki tabiri caizse rakibi ısıran, sazı eline alan oyunu da Ramires-Willian orta sahası karşısında "neden olmasın" dedirtiyor.

Maçın kilit oyuncusu kesinlikle Selçuk İnan olacaktır. Bu sezon Mustafa Sarp misali resitaller sunan sözde maestro, Londra da yine kayıp aranıyor kıvamında oynarsa orada kalsın gelmesin. Selçuk Salı günü Melo'ya oyun anlamında katılıp o seviyeye çıkarsa gollü beraberliğe gerek kalmadan galibiyet ve tur ile dönmek mümkün. Tabi bunları Mancini'nin kadro bakımından sürpriz yapmayacağını düşünerek yazdım.

Yani şu;

Muslera - Ebüe, Çedju, Semih, Teyyes - Yekta - Melo, İnan - Sneij - Burak, Drogba

Bu 11 bence 4-1-2-1-2 oynamalı geçen sene ki Schalke deplasmanı gibi anladın sen onu.

Peki Londra'dan handikaplı Chelsea galibiyeti yani tur kaybedilerek dönülürse n'olur?
Ligi zaten bi' türlü avucunun içine alamamış ve deplasmanda gol atmakta bile zorlanan takım avrupa hedefini de kaybedince Nisan gelmeden tatile çıkar. İçeride yine bilindik bol gollü galibiyetler alınabilir. Tek hedef Fenerbahçe maçı ve o maçta alınacak galibiyet olur. Yani sezon 25 Mart Salı akşamı Londra da finalini yapıp gelecek sezonun ilk bölümü için çekim hazırlıklarına başlanır.

Artık Eboue den mi başlar, Selçuk-Burak ikilisine mi girer, stoper için aday adaylarından yönetime vereceğe adaya mı geçer, golcü gibi bi' golcü işine mi girişir bilemem ama Mancini'nin işi pek kolay değil. Hele bi' de 5+3 gibi saçma sapan bi' yabancı kısıtlamasının olacağı yerde, ooohohohohohoho...

4 Mart 2014 Salı

Hırsız Var!

Bi' hırsız furyasıdır gidiyor ya, hadi bakalım. Ortalık hırsız kaynıyor. Ama hırsız damgasının vurulacağı kişiler, kurumlar vs.ler pek doğru seçilmiyor gibi.
Gibisi fazla, seçilmiyor işte. 

Arif Erdem'i herkes İnönü de ki İstanbulspor maçında 90+6 da kendini yere atarak kazandırdığı penaltı ile hatırlar. Malum maçı Galatasaray 3-2 kazanarak 4 yıllık serinin başlangıcını yapmış UEFA kupasına kadar olan efsane yol açılmıştır.

O yıllarda herkes Arif için "hep atıyor kendini", "bak yine attı kendini", "kim o yere düşen, kesin Arif'tir ha", "atma Arif din kardeşiyiz" vs. hep böyle esprili ara sıra sert ifadelerinde olduğu yaklaşımlar olmuştur. 

Futbolun doğasında vardır zaten yıldız oyuncular, ratingi yüksek takımlarda hakemlerin yaşadığı baskıdan hep faydalanmışlardır. En ufak darbede kendini yere bırakıp faul alan penaltı alan ilk insan değildir Arif Erdem. Aynı zamanda sonuncusu da Burak Yılmaz olmayacaktır. 

Yine ne tesadüftür ki İnönü de Burak Yılmaz Beşiktaş maçında bu şekilde bi' penaltı almış ve çok büyük tartışmalara yol açmıştır. Devamında ne bokumu yemek için maç izlediğini bilinmeyen bazı insanların gazlamaları nedeniyle "emek hırsızı" "hırsız" bilmem ne diyerek Burak Yılmaz'ın üstüne gidilmeye hatta işin rengini değişmeye başladığı görülmüştür.

Son olarak da Başçalan'ın memleketine deplasmana giden Gaassaray maçın sonlarına doğru Burak için tribünlerin hırsız tepkisi ile karşılaşmış ve gazı kaçmış insana benzemedik bi' hayvan oğlu hayvanın çakı atması ile Burak Yılmaz'ın ucuz kurtulduğu bi' olay meydana gelmiştir.

Şimdi soruyorum. Burak Yılmaz sizin dediğiniz gibi hırsız ise, Emre Belözoğlu nedir? Bak bu karşılaştırma sizin Burak için yaptığınız "ucuz" hırsız edebiyatınıza yanıt vermek için en anlaşılır yol. Ama biz buradan girmeyeceğiz. Sadece bunun da bi' yol olduğunu ama yanlışa yanlış ile gidip işleri bombok etmenin fayda etmeyeceğini göstermek için yazdım.

Buna cevap vermenin tek yolu ve bence de en doğru yolu şimdi gideceğimiz yol.
 
Madem siz bu kadar emeği, hakkı, adaleti, alın terini savunan delikanlılarsınız. 
Madem siz haksızlığa karşı tek yürek olmak ve böylelerini ifşa etmek, al aşağı etmek istiyorsunuz.
Helal olsun size kesinlikle doğru yoldasınız ki haklısınız da.

Ama bu kadar delikanlıysanız önce Başçalan hemşehrinize hırsız diye bağırın. Onu ifşa edin, al aşağı edin, yetimin garibin emeklinin köylünün çiftçinin hakkını isteyin, hırsız diye haykırın. It's ok?

Sonra Başçalan ve yanındakilerden sıra gelirse, Burak Yılmaz için "hırsız" diye sizden önce biz bağırırız, hiç sorun değil!

Hadi bakalım, yiyorsa!

Rizesin, Rizesporsun lan altı üstü, uğraştığın camia koskoca Galatasaray.
Alkollüsün sanırım, başka açıklaması olamaz.

16 Şubat 2014 Pazar

Şampiyonlar Ligi 2. Tur 1. Hafta

         2001 de Şampiyonluğu Sonuna Kadar Hak Eden Takımın Kalecisi, Santiago Canizares!

Bu ligin bambaşka bi' lig olduğunu son örneğini geçen sene finale giden yolda alınan skorlara göre bakarak anlayabiliriz. Mesela içeride 1-1 biten Schalke maçından sonra Almanya'dan hak edilmiş 3-2'lik tur ile dönen Galatasaray ve yine devamında 3-0'ın rövanşından Arena'da 10 dakika da skoru 3-1 getirdikten sonra akıllara kazınan "yoksa Real Madrid'e 5 mi atacağız lan" sorusu..

Tabi bu bizim burada yaşadıklarımızdan ibaret olanlar. Bi' de Dortmund efsanesi oldu geçen sene, belki de çoğu kişinin gönlünün şampiyonuydu, Real Madrid'e ilk maçta 4 tane sallamaları ve 2. maçın son 10 dakikasında altıpasta yaşanan karambollere rağmen finale uzanan yol. Ama finalde rakip Bayern olunca işler değişti. Bayern'in yaptığı da tırı vırı bi' şey değildi hani. Tarihin efsane takımı olarak anılacak Barcelona'yı iki maçta toplamda 7-0 ile ezerek geçmeleri hele hele Camp Nou da ki 0-3'lük maç. Şampiyonlar Ligi başka bi' sahne, müziği desen öyle enteresan.

İşte bu değişik arenanın en heyecanlı anlarının başladığı 2.tur ilk maçlarının 1. bölümüyle kapıları açıyoruz.

Bayer-Paris
Arapsporun dünya futboluna armağan ettiği yıldızlar karması takımlardan biri olan PSG belki de bu sezonun gizli favorisi dersek yanlış olmaz. Yıldızlar karmasından Zlatan gibi de bi' insan üstü yetenekleri olan biri olunca bu takımdan gizli favori demek bile yanlış olabilir. Ama Parisliler şu an için gizli favori olmaktan memnundurlar. Çünkü Bayern, Barcelona, Real Madrid gibi favorilerin yanında sivrilip dikkat çekmek istemeyeceklerdir ki buna uygun olarak kurada Leverkusen'i çekerek sinsice çeyrek finale kapağı atacaklar. Leverkusen sürpriz yapabilir mi? Dün Schalkeye yenilip beni tek maçtan yatıran takıma beter olsun başka da bi' şey demiyorum. Şaka bi' yana Leverkusen Alman takımı olmasa şu turun en tırı vırı takımı olurdu ama Bundesliga'nın yükselen değeri oradan çıkan her takımı dikkate almaya yetiyor.

Milan-Atletico
Bologna maçından sonra dedim ki bu turun anahtarı Balotelli'nin iki dudağının arasında arkadaş. Adam tam bi' çılgın dayılar. Akepe ampulünü patlatırcasına vurulup tavandaki örümcek ağını alana bi' golden sonra Thierry Henry tadında Ergün Pembe ayarından bi' soğukkanlılıkla santraya doğru dönüp gitmek herkese nasip olmaz. Her şey Balotelli ile olmaz tabi. Milan kağıt üstünde bu turda en şanslı kurayı çekmiş gibi görünebilir ama Atletico karşısında Milan'ın şansı zordan da öte. İşte şampiyonlar ligi burada başlıyor. Şansı olmayanların kendi şansını yarattığı düşler tiyatrosu. Ama fark etmez, Villa atar Atletico alır. Costa'yı hiç söylemiyorum. Ama Balotelli ? Milan'ın dağınıklığı karşısında (yıllardır kullanmak istediğim kelime) Atletico'nun kompakt yapısı yan yana koyunca düşler tiyatrosundan çıkıp gerçek dünyaya girmemize neden oluyor. Anladın sen onu.

Arsenal-Münih
Almanlar için hep "panzer" benzetmesi yapılır ya işte o benzetme bugün tam anlamıyla yerini bulmuş durumda. Bayern takımı geçen sene 7-0'lık Barcelona darbesinden sonra Dortmund'u da tabiri caizse al aşağı ederek hak edilmiş bi' zafere imza attı. Yetmedi bu kadroya Götze geldi o da yetmedi Guardiola gibi dahiyane olduğunu dünya da kabul edilmiş bi' teknik adamı beyin takımının başına getirdi. Premier Lig'in en iyi en kaliteli lig olma ünvanını aldı alacak dediğimiz Bundesliga 21 maçta 19 galibiyet ile zirvede yer alan, aynı şekilde CL de tek rakibi olan ManCity'i zorlanmadan geçen bi' Alman panzeri var. Guardiola 4-1-4-1 gibi gözüken ama saha içinde rakibin başını döndüren bi' oyun anlayışı ile oynatıyor. Mesela Lahm'ın savunma önünde ki hiç kimse tarafından fark edilememiş özelliğini ortaya çıkarmış olması bile kendisinin ne kadar özel biri olduğunu gösteriyor. Bütün övgülere, kaliteye, farklılığa Arsene Wenger nasıl yanıt verecek? Sezona son dakikada gelen flaş gibi flaş olan Mesut transferi ile beklenenin üstünde bi' başlangıç yapmış ve oyun olarak şampiyonlar seviyesine gelmeye başlamıştı. CM, FM gibi oyunlarda genç oyunculara şans vererek başarı arayan herkes gibi Arsenal'in bu başarısı hepimizi sevindirmişti ama 1 aydır devam eden kötü oyun hem de "EsasAlmanPanzeri" öncesinde tur şansını iyiden iyi mucizelere bıraktı. Bayern'in makine düzenine çomak sokmak için arka tarafı kollamak gerekli o da Arsenal için en zayıf oldukları nokta.

City-Barca
Bu senenin CL finali olsa. Kimsenin gıkı çıkmaz. Arada 3-5 alman kırmasının çatlak sesi gelir onu da Messi bakkala gönderir. Öyle müthiş bi' eşleşme ki nasıl CL finali olsa kimse itiraz etmiyorsa, turu kim geçerse geçsin aynı şekilde tepki olmaz. City arapspor himayesine girdiği günlerden bugüne bu sene oynadığı oyun ile artık büyük takım olduğunun güvenini herkese kabul ettirmiş durumda. Son günlerde biraz Chelsea fırtınası esiyor gibi gözükse de yok öyle bi' şey. Şu sezonda şöyle bi' maçta Agüero'nun bu sezon ki nefis performansını da üstüne koyduğumuzda sakatlığı nedeniyle oynamayacak olması City için fena, Barca için müthiş bi' avantaj. Agüero'nun çabukluğunun Pique-Mascherona karşısındaki eksikliği Barcelona savunması için bulunmaz nimet. Tahmini City yarı alanında geçmesi beklenen maçlarda kontrataklarda Navas'ın koşularına diğer taraftan tamamlaması beklenen adam Agüero iken, olmaması ?? Koskoca CityBarca eşleşmesini Agüero üzerinden döndürmek, City'nin tüm gücünü Agüero'ya bağlamak Yaya Toure gibi dünyanın en iyi 5 oyuncusundan birine terbiyesizlik yapmaktan başka bi' şey değil. Barca tarafından rakibin kim olduğunu pek fark etmiyor. Adamlar biz oynarız, illa ki golü atarız diye düşünüyorlar. İşte bu noktada savunmayı pas geçince zayıf noktaları ortaya çıkıyor. Geçen sene ki Bayern hezimetinden sonra herkes artık şifrenin çözüldüğünü ve oyunun bittiği düşünmeye başladı. Bu Barcelona için avantaj. Çünkü Messi'nin 2 sene üst üste kaybetmeye tahammülü yok. Hele ki dünya kupası öncesi hiç yok. Yaya Toure özelinde kendini ispat çabasına girmezse fark yaratabileceği maçlar olacak. Messi'nin durumu turu belirler, tabi ki kağıt üzerinde bu sene kayıp olan Andres İniesta.

Şampiyonlar Ligi'nin ne demek olduğunu sizden öğrenecek değiliz ama öğretecek de değiliz!

12 Şubat 2014 Çarşamba

MRA ve Hami

Mustafa Reşit Akçay. Güzel isim. Yakışıklı isim. Ama başarı olmayınca yerin dibine girmek için kötü bi' isim. Trabzon UEFA liginde gruplardan namağlup çıkarak bi' ilke imza attı. Ama İstanbul takımı olmadığı için kimse bunu umursamadı. Sonra ne oldu?

Trabzon avrupa maçlarından önce ve sonra hep puan kayıpları yaptı. Zaten dar ve kısıtlı yetenekli isimlerden oluşan kadro takımın ligi ve avrupayı aynı denge de tutmasına yetmedi. Buna taraftarın ilgisizliğini eklemek lazım. Beşiktaş maçı belki bi' de içeride ki Lazio maçı dışında tribünlerin dolduğu 3. bi' maç ben hatırlamıyorum.

6 avrupa maçı öncesi ve sonrasında 3 mağlubiyet 2 beraberlik var. 13 puana tekabül ediyor. 13 değil de 8 puan kaybetmiş olsa, bugün 29 yerine 34 puanda olacak. Tek kulvarda mücadele eden liderin 44 puanlı olduğu ligde 34 puan+avrupada Juventus ile tur maçı, daha ne istiyorsunuz diye sorarlar adama!

20 haftada 29 puan topladığı için MRA gönderildi. Bu arada Mustafa Reşit Akçay için kullanılan MRA olayı da çok şık. Hoca bunun patentini falan neyi varsa alsın yarın bi' gün lazım olur. Belli olmaz. Ne diyorduk?

20 hafta 29 puan. Evet, az puan. Ama bu kadro yapısı ve devre arası hala yapılmayan takviyelerle yapacak başka bi' şeyi olan var mı? Belki 29 değilde 33-34 puan olurdu. Mesela 35 olmazdı, buna iddaaya girerim. Çünkü ligin takım kaliteleri ve güç dengelerine bakarsan bunun böyle olacağını anlamak için dahiyane falan olmana gerek kalmıyor.

3-4 puan için MRA gönderildi diye düşünüyorum. Bazıları hatta bazen bende diyordum ya hoca şu adamı oynatma, takımı önde oynat, mesafeleri kısalt falan diye bunları kime demiyoruz ki?

Neyse ağlama duvarına çevirmeye gerek yok. Avrupa da namağlup tur atlamış, Trabzon seyircisine Vidal, Pirlo, Buffon, Tevez gibi yıldızları izletme lüksünü 10 TL maç bileti karşılığında sunmuş ve dar kadrosuna inatla takviye yapılmadığı için ligde puan kayıpları yaşadığı için takımdan ayrılmak zorunda kalan MRA yolu açık olsun.

Ama trabzonlular da şunu bilsin bu kadronun bu ligde olacağı en iyi yer 4.lük olur. Hadi şans yanında olsun en fazla 3. olur. Hala da 4. olma şansı var. 4. sivasla arada fazla fark yok.

MRA nın gidişinden sonra asıl sorun şurada tekrarlıyor. Neden takım en azından Hazirana kadar Hami Mandıralıya teslim edilmiyor. Bu kadar mı güvenmiyorsunuz bu adama? Madem güvenmiyorsunuz neden yardımcı antrenör yapıyorsunuz? Lan ne acaip bi' ülkeyiz ya.

Hala gazetelerde ne idüğü belirsiz adamlar Şenol Güneş bu işin çaresi diyorsunuz. Şenol hoca bi' daha kendini harcatır mı sizin gibi boş beleş adamlara? Bırakın bu işleri.

22 Ocak 2014 Çarşamba

Mata'h Bi' Şey Değil Ama 45 Milyon €

David Moyes Everton'da iken tüm adanın saygı duyduğu bir adamdı. Ferguson gitti gidecek dendiği zamanlarda haklı olarak Mourinho ile birlikte hatta Mou'dan bile fazla şansının olduğu konuşuluyordu. Üstüne üstlük Guardiancılar, Telegraphcılar, Independentcılar bi' araya gelip, Ferguson'un geçmişine ve bugün geldiği nokta da ki duruşuna bakınca Moyes'in bu yolun yolcusu olması gerektiğini yüksek sesle dile getiriyorlardı. Derken olanlar oldu. Bi' gün SİR ağzında aromasından eser kalmayan sakızını atıp yenisiyle devam istedi. Ancak elini cebine attığında sakızın bittiğini görünce yolun sonuna geldiğini düşündü ve Moyes'in kendi koltuğu için en uygun adam olduğunu açıklayarak görevi İskoç teknik adama teslim etti.

Moyes hakkında olumlu görüş bildiren sadece ada basını değildi. Bizim buralarda hemencecik Moyesseverler dernekleri kuruldu, var olanlar kendilerini öne attı, olmayanlar Moyesci oldu vs. vs.

Premier Lig de 22 hafta geride kaldı ve Moyes liderin 14 puan gerisinde kaldı. 16 hafta kala bu farkı kapatması mümkün değil ki tek rakibi yok. Aynı anda hem Arsenal'i hem City'i hem de Chelsea'yi geçmesi bu dünyada olacak iş değil ama paralel evrende neden olmasın.

14 puan geride kalmak Moyes'in öyle bi' içine oturmuş ki şu transfer döneminde kim gelirse gelsin farketmez diye bi' bakış açısı oluşturmuş. Halbuki geçenlerde Cagliari-Juventus maçını izliyordu. Tahminim Marchisio'ya teklif yapacaktı ama o olmadı ya da Juventus kabul etmedi. Şu dönemde Vidal'i dünyaları versen Juventus'tan alamazsın. Ama konumuz ne Marchisio ne de Vidal. Gönül isterdi onlar olsun.


Manchester neden 14 puan geride kaldı. Bazıları Van Persie'nin sakatlığına bağlayabilir. Ama Moyes'in 22 maçta çıkardığı ideal bi' kadro hiç olmadı. Sürekli denemeler yaptı. Orta saha bugün dünyanın merkezi konuma gelmişken oraya bi' çözüm bulamadı. Hadi geçen sene SİR Alex'in sihiri ile Carrick'li United orta sahası şampiyon olmuştu ama bu sene olmuyor, olamayacağını Moyes sezon başında görmeli oraya rakiplerle mücadele edecek bi' merkez oyuncusu almalıydı. Yaya Toure-Fernandinho, Ramsey-Arteta-Özil, Ramires-Lampard-Oscar gibi rakiplere karşı Carrick-Cleverley vs. ile oynamak bile bile lades değil de nedir başkan?

14'e çıkan puan farkı ve medyanın geçtiği dalga dümene dayanamayan Moyes ne yapacağını şaşırdı ve Chelsea de Willian, Oscar, Hazard, Lampard varken forma bulmaması gayet normal olan Mata için 45 milyon euro teklif etti, hatta bu iş bitti diyorlar. Belki de şu an bitti gitti bile Mata.

Daha önce çok merak ederdim Mata'nın nasıl Chelsea seviyesinde bi' topçu olduğunu ki Mourinho gelince o da benim gibi düşündüğü için hiç şans vermedi. Sonra da kek alıcıyı bulunca, bilezik misali 45 milyon € 'ya açık denizde boğulmamak için çırpınan United'a geçirdi.

Şimdi soru şu; Mata mı kurtaracak United'ı? Chelsea de kadroya giremeyen adam gelip Premier Lig seviyesinde takım mı kurtaracak? Sir Alex olsaydı şu resmin içinde gidip yine Mata'yı alır mıydı?

Bırakın bu işleri. 45 milyonu Mata'ya verene kadar, git 2 tane Fernandinho gibi adam bul, 50 milyon ver. Sonra takım nasıl oluyor gör. En azından kafan rahat olur.

Belki de Mata'dan Mesut etkisi bekleyen olabilir. Bak bu da bi' ihtimal ama o otobüs buradan geçmiyor boşuna kimse beklemesin!

17 Ocak 2014 Cuma

Yurt Dışındaki Milli Gururumuz

İlk olarak Hakan Şükür'ün Torino'lu Şaban olarak akıllara kazınan bakkala ekmek almaya gider gibi 5 dakikada gidip geldiği İtalya macerasına tanık olmuştum. Video görüntüsü olmayan ama fotoğraflardan gördüğümüz kornerden attığı bi' gol vardı, 54 numaralı Hakan Şükür'ün. Sonra Tugay'ın tahminimce Fatih Terim ile ters düşmesinin de payının olduğu, her iş'te bi' hayır vardır kıvamında gerçekleşen Rangers transferi ile başlayıp Blackburnde 30bin kişiye maske taktıracak kadar efsane olan bi' yürüyüşüne şahit oldum, olduk. Şu sıralarda 3. sezonun ortasında olan Atletico Madrid efsanesi olma yolunda ilerleyen ve her gün üstüne koyan bi' Arda Turan'ı izliyoruz. Son kupa maçında oyundan çıkarken tüm stadın ayakta alkışlayıp "Arda Turan" diye tempo tutmasını da görünce..

Her Ocak ayında çıkan bi' haber olma klasiği yolunda ilerleyen bi' konu ise sözleşmesi Haziranda bitecek oyuncuların veya teknik direktörlerin "Avrupa'dan teklifler var, menajerim görüşüyor, bende Avrupa'da oynamak istiyorum" dedikten sonra yaz kampında barbekünün başında tepiştiriyor olması...

Nereden aklıma geliyor böyle saçmalıklar bende anlamıyorum!

Caner'in sözleşmesi bitiyormuş. Muhtemelen Fenerbahçe ile imzalayacaktır. Umarım imzalamaz, şöyle bi' performans yakalamışken transferi patlattı patlattı, yoksa bi' daha yapamaz. Ha, transfer patlatmak gibi bi' çabası var mıdır bilemem. Benim hesabım Avrupa da en az 10 tane oyuncumuzun yer alması.

Oha lan biz 1 taneyi zor buluyoruz. Bulduğumuzu da NTVSPOR şifreli veriyor onu bile izleyemiyoruz, diyebilirsin ama gitmek isteyen olursa bu sayı çok doğal. Kıytırık ülkelerin zottirik futbolcuları bile biraz potansiyelleri olduğu için yurtdışında üst düzey liglerde oynayarak kendilerini geliştirme ve milli takımlarına daha fazla katkı verme şansı yakalıyorlar. Bizimkiler ise her sene daha da düşerek hiçbir yere katkı vermiyorlar, sağolsunlar.


Kimler gitmeli, Gitmeye yakın, Gidebilir, Gitse İyi Olur, Gitmez?

Tabi ki Caner Erkin.
Yıllardır gitmeyen ve Mayısta sözleşmesi biten Gökhan Gönül.
Türkiye liginde miadını dolduran Burak ve Selçuk İnan. Özellikle Selçuk!
Skysports İtalyaya göre Roma'nın istediği Oğuzhan
Trabzon da kalsa efsane olur ama gitse şahane olur dediğim Onur
Menajerinin de itiraf ettiği gibi İngilizlerin takip ettiği Mert Günok
Aykut Kocaman ile UEFA kupasında yarı final oynayıp, Ersun Yanal ile ligi unutan Salih Uçan
Şenol Güneş kesinlikle Türkiye de çalışmamalı hadi be hocam, kaldır kafanı
İnzivaya çekilen Aykut Kocaman, pas oyunu ısrarı çok farklı bi' kariyer getirebilir
Bülent Korkmaz olma hedefi yoksa tam zamanı gelmişken Semih Kaya
Bursa'da harcanıp sonu Barca kapısından dönen Muhammed gibi olacak olan Enes

10 futbolcu, 2 Teknik Direktör kapıyı açarsa diğerleri de peşlerinden gelebilir..

13 Ocak 2014 Pazartesi

Arda || Messi


                                             Posterlik bi' fotoğraf

Şu resmin altına veya üstüne hiçbir şey yazmasak yine de olurdu. Her şey apaçık net ve ortada. Kendini ispat etmiş, dünya çapında kendini kabul ettirmiş ve ettirmeye devam eden Türk milli takımı kaptanı, Arjantin milli takım kaptanı ile kariyerinin zirve fotoğrafını çektirerek forma değişiyor.

Türk futbolunda alt yapı sorunu var diyoruz. Bunu herkes bağıra çağıra söylüyor ama kimse elini taşın altına koymuyor. Herkes boş boğaz bende dahilim buna, atıp tutuyoruz.

Mesele altyapılarda kapıların üstüne, girişlere, çıkışlara vs. yerlere "mucize, imkansız, çalışmak" gibi insanlarda mesleki körlük oluşturmuş düşmüş basit ykelimelerden oluşan alengirli cümleler yazmak değil.

Alt yapı için bi' adım atacaksanız, bi' tuğla koyacaksanız ya da çorbada tuzum olsun diyorsanız, bu resmin posterini o alt yapı organizasyonun da herkesin göreceği tek bi' yere asınız ve o genç çocukları bu sağ taraftaki 10 numaralı abilerinin yerinde Messi ile forma değiştirirken olmanın hayali ile karşılayıp o hayalle antrenmandan gönderiniz.

Her neyse, ben Arda'nın ne avukatıyım ne de mahalleden arkadaşıyım ya da vs..

Dünya çapında Türk futbol tarihinde böyle bi' oyuncusunu bugüne kadar hiçbir zaman pazarlayamamış bi' ülke olduğumuzu kabul edersek, bu ilki yaşatan, hani derler ya "Türk'ün adı duyulsun" diye işte onu sapına kadar hem de kazıya kazıya yaptı bu koca kafalı sakallı oğlan. O yüzden Liverpool efsanesi Gerrard'a duyduğunuz ölürcesine saygının, Başbakan diye kıçında dolandığınız Pirlo'ya duyduğunuz sevginin 10'da 1'ini Arda Turan'a verin. Korkmayın, verin bi' şey olmaz. Isırmaz merak etmeyin.

Tarihin yaşayan yegane tanığı-Allah uzun ömürler versin-Halit Kıvanç'ın Pele ile ilgili anıları vardır. Anlatır durur. Sene bilmem kaç, bi' baktım Pele..Oha! Hangi Pele? Taçsız Kral Pele vs. İşte bu kadar olmasa da ona benzer bi' anısı oldu bu anı canlı izleyenlerin.

Ve olay aynen şöyle gelişti:

Sene 2034...

Sol tarafta forma numarası görünmeyen ama dünyanın ezbere bildiği bi' 10 numara. Zamanın efsanesi Arjantinli, Barcelona altyapısının eşsiz eseri, yok böyle bi' mücevherat, yok böyle topla dans..O nasıl bi' ayak içi, sert gibi ama yumuşak köşeye bırakılan bi' plase..O nasıl bi' oyun zekası, gol koklama..Bu nasıl bi' oyun tarzı bu nasıl bi' sahte 9 bu nasıl bi' insan...Yoksa uzaylı mı? Lionel Messi..Kilimci Arif ve Komutan Logar'dan sonra 4 Ballon d'Or ödülünü üst üste kazanan ilk uzaylı! Rakip Atletico Madrid. Sağ taraftaki 10 numara bizden biri. Atletico da bi' Türk. Hem de Türk gibi Türk. Arda Turan. Türkiye'de yemediği eleştiri kalmamış. Saha içi saha dışı hatta yatak odasına kadar yemiş eleştiriyi. Ama gün gelmiş devran dönmüş, o artık Atletico'nun 10 numarası saha içindeki oyun zekası. Müthiş oyun kabiliyetine, Simeone'nin taktiksel disiplini de eklemiş, jilet gibi artık. Maç şifreli ama fakirlerelink her yerde. Bi' şekilde yayını var. Maç başladı ve bitti. Bu iki gol makinesi takım 0-0 berabere. Üst oynayan iddaacılar bile Arda'nın mükemmel oyunundan sonra "boşver be, çocuk ne top oynadı helal olsun" demekten kendini alamaz. Ve işte o an. Dünya tarihine sayılı 3 oyuncudan biri olarak geçen belki de dünyanın en iyisi dediğimiz Lionel Messi ile Arda Turan formalarını değişir ve gülüşür. Maç sonunda tüm dünyada manşet bu iki adam. Birisi dünya tarihinin gelmiş geçmiş en iyi 2-3 futbolcusundan biri olan Messi, diğeri ise bizim Bayrampaşalı efsanevi elçimiz Arda Turan. Mundo Deportivo, AS, Marca, Guardian, Independent, Gazzetta vs. hepsinden aynı resim iki isim. İşte bu fotoğraf o zamandan kalma. Sonra Arda Turan ne yaptı diye sorarsan, o sene İspanya'da şampiyon. La Liga'yı kazanan ilk Türk futbolcusu. Ardından Premier Lig'e transfer. Chelsea de Mourinho ile Şampiyonlar Ligi'ni de kazandıktan sonra her fırsat bulduğunda izlemeye geldiği parçalıyı-onu istemeyenlere rağmen- 2 sene terleterek kariyer finali. Eeee, sonra n'yaptı dersen ki onu da soracak gibisin. Magazinel çevresi ve popülaritesi dünya çapında olan bi' kariyeri geride bıraktığı için diğer herhangi bi' Türk milli yıldız gibi yorumculuk yanar dönerliği peşinde değil. O artık medya patronu. Aynı zamanda da Galatasaray kongre üyesi ve gelecek seçimde kimin listesine gireceği tartışması konusu. Sen sormadan Messi'nin ne yaptığını söyleyeyim. Barcelona başkanı Carles Puyol, Lionel Messi'nin teknik direktörlüğünde kazanılan ilk La Liga şampiyonluğu sonrası çok mutlu.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Lewandowski ve Tarık Çamdal

Bosman kuralını en çok CM'nin efsane serisi olan 01/02 de kontratı Haziran da bitecek oyunculara "month to month" yaparak transfer etmede kullanırdım, CM oynayıp da bu yöntemi kullanmayan sayısı azdır hatta yoktur. Çünkü popülaritesi düşük bi' takımı yönetiyorsanız ve daha üst taraftaki takımlardan oyuncu almak istiyorsanız imdadınıza "month to month" yetişir. Oyuncuya 1 ay için 3 milyon dolarlık teklif de bulunup, kulüpten içeri girdiği anda 5 yıllık kontratı çakarak bi' nevi yasal hile yolu ile kadroyu yıldız isimlerle donatırsınız. Sonra ver elini şampiyonlar ligi, kıtalararası şampiyonluklar, lig, kupa ne var ne yok toplarsınız..

Bu arada Bosman kuralını en çok CM de kullanırım diye başlamışım, şimdi fark ettim. Sanki kullanacak başka yerlerim, imkanlarım oldu da kullanmadım. Fazla coşmamak lazım, sakin.

Eskişehirspor'da kontratı Mayıs ayında bitecek olan Tarık Çamdal, sezon sonunda kulüpten ayrılacağını açıklayıp peşine Galatasaray ve Beşiktaş ile anlaşma yoluna girince Eskişehir tarafından kadro dışı bırakıldı. Dememize kalmadı, Beşiktaş'a gitmek isteyen Veysel Sarı da az önce kadro dışı bırakılmış. 

Tesadüf bu ya, tam da bu olayların üstüne Dortmundlu Lewandowski, Bayern Münih için sağlık kontrolünden geçmiş ve 5 yıllık sözleşmeye imza atmış. Yani Hazirana kadar Dortmund da devam edecek. Hatta gün gelecek Bayern maçında gol atacak, sevinecek. Belki Dortmund ile şampiyonlar ligini kazanacak vs. ama gitmiş Bayern ile 2019'a kadar geçerli olacak sözleşmeyi imzalamış. 

Şimdi yalnız ve güzel, gelişime ve gazlanmaya açık ülkemin güzel insanları söyleyin yanlış nerede? Almanlar mı çok geniş, biz mi çok darız? At gözlüğüne mi bağlayalım, hainlikten mi devam edelim? 

Bi' tarafta Lewandowski gibi bi' adam. Nefis bi' golcü yeteneği, gol vuruşu ve sezgi, son vuruşlar, penaltılar, havadan, yerden komple bi' machine. Ha, Mandzukic varken gerek var mıydı? Bence hayır. Ki hep diyoruz, diyorsunuz, diyorlar Götze sahte 9 olacak. Pep onu Messi gibi kullanacak. E, o zaman hiç gerek yok. Ama Bayern bu, bana yar olmayanı sana yar etmem mi diyor bilemem. Neyse konu bu değil. Lewandowski için ortalığı yaksa Dortmund kimsenin sesi çıkmaz. Adam haklı beyler deriz.

Diğer tarafta Tarık Çamdal 2013 Eylül-Ekim hatta Kasım ayındaki hazırlık maçları kadrosuna çağırılana kadar kimsenin tanımadığı adını bile daha dün değil evvelsi gün bilemedin geçen hafta duyduğu bi' genç yetenek. Bi' potansiyeli var. Her iki kanat bekinde de görev alabilir. Misal Philip Lahm. Biraz abartı bi' örnek oldu ama pozisyon açısından verdim, atlamayın hemen. Yani bugün bi' potansiyeli var ama yarın kaybolup gitmeyeceğinin garantisi yok. 

Eskişehirspor yanlış yaptı diye düşünüyorum. Veysel ve Tarık gitmek mi istiyorlar?
"Tamam kardeşim gidebilirsiniz. Size 3 gün süre, istediğiniz takım ile sezon sonu geçerli olmak kaydıyla anlaşın. Sonra da gelin Antalya kampında yerinizi alın. Biz sizden memnunuz 6 ay daha sırtınıza bineceğiz." Diye söylenip takımın iskeletini, kulübün havasını, taraftarın canını sıkmazdınız.

Ha, şimdi n'oldu zaten kısıtlı bi' kadro ile mücadele eden Eskişehir 2 tane 11 oyuncusunu kadro dışı bırakmak zorunda kaldı. Ve yapılan açıklama da oyuncular Ocak ayında transfer olmazsa, Mayısa kadar A2 ile çalışacaklar deniliyor ki burası daha da vahim. 

Bosman kuralını bile hazmedemedik ya helal olsun. Bu ortamda bi' de yabancı kuralına itiraz ediyoruz. Yarın yabancı serbest olsa ona da bi' kulp takar yine işin cılkını çıkarırız. 

Spor Toto Apertura SuperLiga

Devre arasına 2. Galatasaray ile 8 puan fark yapan Fenerbahçe'nin hak edilmiş liderliği ile giriyoruz. Devre arası gelince sezon başı kampında "kolej havasındayız, arkadaşlık mükemmel, çok iyi bi' takım olduk" ile başlayıp lig başladıktan sonra "bizi 3 hafta bilemedin 5 hafta sonra görün, zamanla daha iyi olacağız, yeni transferler takıma alışıyor" diye devam eden ve ligin 10. haftasından sonra "devre arasında yapacağımız takviyelerle..., transfere ihtiyacımız var, eksiklerimizi biliyoruz" diye zirve yapan cümleler bi' anda film şeridi olarak gözümün önüne geliyor.

E, 1 ay ara olunca ister istemez 10. haftadan sonra herkes kendini devre arasına atmak için can atıyor. Hele ki kötü giden takımlar için 10. haftadan sonra kalan 7 hafta geçmek bilmiyordur. Mesela bu aradan en fazla zarar görme ihtimali olan takım Fenerbahçe sonra Galatasaray. Neden? Çünkü liderin bi' havası var, gazı var bunu kaybetmek istemez. Aynı şekilde son haftalarda toparlanan Galatasaray tam seriye bağlamaya hazırlanırken 1 aylık ara hiç işlerine gelmeyecektir. Sen bakma medyada çıkan arayı iyi değerlendireceğiz, şöyle yapacağız böyle yapacağız demelerine 2 sinin de işine gelmez, gelmeyecektir de.


Kimin için iyi olur bu 1 ay dersen, illa ki bi' cevabımız var.

Mesela son haftalarda gazı kaçan Kasımpaşa. Yavaş yavaş zirveden kopmaya başladı. Fenerle arasındaki fark 10 puana çıktı. Fenerin avrupaya gidemeyeceği bi' ortamda, Galatasarayın arkasından 3.lüğü zorlamak varken ve bunu yapabilecekler neden bi' toparlanma için mola almasınlar? Tam da yerinde bi' zamanlama oldu, Kasımpaşa için. 1-2 takviye gelecektir. Tunay Torun gelmiş, kapalı kutu ama takviye takviyedir.

Ardından Eskişehirspor. Tarık Çamdal krizi ile lig konsantresini kaybetmiş bi' takım havasındalar. Devre arası krizlerden arındırılmış, nem yapmayan oyuncu kadrosu ile belki gelecek takviye ekip ile avrupa yarışına kaldıkları yerden devam etmek isteyeceklerdir.

Devre arasının enteresan transfer hamleleri yapmakta olan Antalyaspor. Hleb ile anlaştık dediler sonra baktık adam Konya'dan çıktı. Ama Aissati'nin takıma geri dönmesi sezon başında yapılan hatanın ne denli büyük olduğunu ispat etmiş oldu. Semih Şentürk hamlesi ise beni Samet Aybaba faktöründen dolayı hala düşündürüyor. Şimdi bu adamların kadrosunda Diarra var, Aissati'yi aldılar. Samet Aybaba çift forvet arkası Aissati oynatabilecek kapasitede biri mi? Bence hayır. E, o zaman bu Semih yine mi yedek kalacak. Yedek kalacaksa niye gitti Antalya'ya? Sorular, sorular aklımdaki sorular, at bunları kenara. Ajax'tan Enoh gelmiş. İşte bu tam isabet olmuş. Enoh ve İnceman birlikte iş yapar.
Antalya 11'im; Hakan-Koray,Emre,Yobo,Vederson-İnceman,Enoh,Aissati,Emrah-Semih,Diarra

Konyaspor şu ana kadar topladığı puanlarla herkesi ağzını açık bırakan bi' takım oldu. Ben mesela hiç izlemedim. İzlemeyi de düşünmüyorum. Ama dün bi' baktık, Hleb ile imzalamışlar. Mesut Bakkal zaten 2 transfer istemiş. 1 hücumcu yani Hleb, 1 de stoper o da Vukovic olmuş. Konya için 20 puan bence mucize. 2. yarı yine 20 alsınlar zaten ligde kalırlar.

Daum'un Bursasporu devreyi dört gözle bekledi. Hem Daum hem takım hem yönetim hem taraftar. Forvet transferi takımın olmazsa olmazı. Fernandao diye bi' golcü geldi. Ama ne denli faydalı olur hiç bilinmez. Bakarsın patlar gider. Zamanında Daum devre arası Nobre'yi alıp şampiyonluk için dev bi' adım atmıştı, herkes biliyor. Ama Bursayı sadece bi' forvet transferi avrupa potasına sokar mı, sokar demek ezbercilik. 

Roberto Carlos'un hala maç sonu röportaj veremediği ama ligin izlemesi en zevkli 3-4 takımından biri olan Sivasspor ile devam. Aatıf Şeyşu fırtına gibi bi' devre oynadı. Sivas 29 puanın üstüne 3-4 daha koyar mıydı? Bence evet. Mesela içerideki 0-3'lük Antalya mağlubiyeti, GS deplasmanında ki kırmızı ve sarı kart cezalıları, sakatların yokluğu bu sonuca etki etti. Sivas deyince herkes 10 gol attığı için Şeyşudan bahsedecek ama sağ kanattan Burhan Eşer'de bağıra bağıra geliyor. Sivasın kupa dahil oynadığı 20 maçın 18'inde 11 başlayan bi' istikrar ve 6 tane gol. 1 devrede kanat oyuncusu olarak 6 gollük katkı üst düzey bi' performansa denk gelir. Burhan böyle devam ederse milli takım havuzuna dalar, demedi demeyin.

Gaziantep ve Sergen Yalçın ses getiren bi' manşet haberi gibi başlayıp, flaş sonuçların ardından gecenin karanlığında kaybolan isimler oldular. 6 maçta 4 galibiyet ile 13 puan toplayarak takımı ipten alan bi' teknik adam, bi' efsane. Artık Sergen Yalçın ile sıkıntı yok. Ama Antep yönetimi karışık, kulüp karışık alacaklı çok futbolcu var. Devre arası Cenk ve Muhammet gidebilir. Zaten kısıtlı kadro Antep düşmemesi gereken kemikleşmiş takımlardan ama Ankaragücünün düştüğü(düşürüldüğü) bi' ligde kapı herkese açık. Sergen Yalçın kalırsa ki yönetimin buna bi' teminatı olmalı, kalırsa yine flaş işlere imza atar.

Asıl merak ettiğim yer düşme potası. Kayseri berbat bi' halde. 12 puanı var. Süleyman Hurma lig sonunda 9-10. olacağız diyor. Okan Buruk biz düşmeyeceğiz diyor. Erciyes başkanı kendinden emin, imkanı yok biz kurtarırız diyor. Rize zaten arka bahçeden transfer atağına kalkıp bi' şekilde yırtar gibi duruyor. Antalya desen Samet Aybabaya rağmen acaip transferler yapıyor. Konya'nın 20 puanı vardı, gitti bi' de Hleb ile anlaştı. E, kim düşecek?

Olmazsa ben düşeyim kimsenin keyfi bozulmasın!

Döndük dolaştık ve şampiyonluk hesabına geldik. Benim teorim açık ve net. Fenerbahçe 9 Mart haftası oynayacağı Trabzon deplasmanına kadar geçen 6 haftada puan farkını 6 puanda tutarsa ligi alır götürür. Yani çok net bi' şey olmasa da, ilk 6 hafta kalan 11 hafta için son durumu belli edecek. Galatasaray'ın Chelsea maçları da bu sürede şampiyonluk yoluna etki edecektir. Eğer tur atlanırsa öncesi ve sonrasını düşündüğümüzde minimum 3 lig maçına etki edecek bi' şampiyonlar ligi çeyrek finali olacak ki bu dünyada ki her takım için puan kaybına açık kapı bırakmak demektir.

Ancak düz mantık yapanlar var. Neymiş Fener derbilerin 3'ünü de dışarda oynayacakmış. 2 mağlubiyet 1 beraberliğe puan farkı kapanır, diyorlar. Ama şampiyonlar liginde iki Chelsea maçı, öncesi ve sonrasında 4 maça direkt etki eder. Bu da şampiyonluktan kopmak için yeter de artar bile. Bakalım Mancini nasıl bi' rotasyon ile kayıpları engellemeye çalışacak. Bi' de Ersun Yanal'ın takımları 2. yarı düşer diye bi' şehir efsanesi var, inanmayın. Fenerin ilk yarıdaki en önemli avantajı 5 maçı son dakikalarda gelen golle kazanmasıydı onun dışında Ersun Yanal'ın takımları 2. yarı düşer, kaybeder falan tırı vırı bunlar.

Gelelim apertura liginin tam bağımsız, gerçekçi, popülist olmayan, hak edenlere yer verilen altın 11'ine.


3 Ocak 2014 Cuma

Tayfun Hoca, Sergen ne?

Tayfun Korkut ile bi' sorunum yok. Olması içinde bi' sebep yok. Adam bi' şekilde Hannover teknik direktörü olarak imzayı attı. Hayırlı olsun, başarılı olsun. Alsın başını gitsin, engelleri aşsın daha büyük takımlara gitsin. Hatta Pep Guardiola'dan sonra Bayern'in başına geçsin vs. vs. Adam Hannover ile anlaştı diye BİLD bile Türkçe başlık atmış, ne güzel. Yarın Bayern'e gitse demek ki başlığın altı bile Türkçe metin olacak, belli mi olur? Bunlardan rahatsız olan var mıdır, olması imkansız. Herkes gurur duymuştur en azından helal olsun demiştir.

Çok övüyorlar kendisini, şöyle hocadır böyle hocadır diye. Eyvallah övün, övmek serbest. Önünüz açık her türlü atabilirsiniz ki şu anda ben nasıl atıyorsam sizde öyle yapıyorsunuz. Şurada lisans almış, buradan sertifika almış burada çalışmış, böyle yapmış... 

Öncelikle neden milli takımda çalışırken sizin bahsettiğiniz, yere göğe sığdıramadığınız katkıyı yapmamış? Bi' sorar mısınız? Neden milli takım dünya kupasına gidemezken 6 maçlık ve 1,5 yıl süren görev süresi boyunca takımı daha iyi yapacak katkıyı verememiş? Bi' görünce sorun be, olur mu? 

Bu milli takım meselesini sorgulamam, bence ucuz ve kirli bi' iş. 

Asıl enteresan olan kendisinin ortaya koyduğu herhangi somut bi' başarı yokken "oooohhh neler var hem de neler neler" modunda gazlamaya çalışanlar, yere göğe sığdıramayanlar, hastası olup, facebookta beğenmek için fanpage için arama yapanlar. 

Mesela Köln spor okulundan mı bilmem nereden bi' lisans diploma gibi bi' şey almış, Tayfun. Aferim iyi de yapmış, güzel yapmış. Ama bu lisansı diplomayı artık neyse o, onu ilk alan Tayfun mu? Yılmaz Vural'ın bahsettiği diploma lisans benzeri şey ne? Neden Yılmaz Vural-Cardiff haberi çıkınca dalga geçiyorsunuz da, Tayfun Hannover ile imzalayınca Barcelona'nın başına geçmiş gibi göklere çıkarıyorsunuz? 

Tayfun'un haberi çıktığından beri takip ediyorum. Herkes kendisinden Tayfun hoca olarak bahsediyor. Bak, dikkat et "Tayfun Hoca". Peki Sergen Yalçın Gaziantep ile anlaştığında neler yazıldı? Hatta 2 aya yakında görev yaptı. Bu sürede ne yazıldı? Hiç dikkatinizi çekti mi? 

Her yerde sadece "Sergen" yazıldı, yazdılar, yazıyorlar. 

İşte çok bilmiş medyamızın ve yeni bitme medyacıların yaptığı icat bu. Türk futbolunun efsanelerinden 70 milyonun öyle veya böyle adını ezbere konuştuğu, zamanında Mattheaus'un sağında atıp solunda geçen adam "Sergen attı şampiyonluk geldi" sözünün mimarına asker arkadaşıymış gibi sadece Sergen derken, Sergen Yalçın Mattheaus ile taşşak geçerken o maçta oynayan ama kimsenin hatırlamadığı sürpriz yumurtadan çıkarcasına milli takım yardımcılığı yapan birine bastıra bastıra "Tayfun hoca" deniliyor.

Bunu zamanında Fatih Terim ile Aykut Kocaman'ın adının geçtiği konuşmalarda yapanlar da olmuştu. Fatih hoca diye cümleye başlayıp, Aykut diye bitirenler oluyordu. Bugün benzerini Sergen Yalçın için yapıyorlar. 

Hayır, şunu merak ediyorum. Adam gitse Dortmund, Leverkusen, Schalke gibi takıma bende diyeyim "Tayfun Hoca" diye. Abi adam gitti Hannover 96'ya. Hannover 96 ne abicim ya? 1461 Trabzon var bizde o daha güzel anasını satayım, güldürmeyin adamı. 

Sonuçta Avrupa özentiliğini hele hele Alman hayranlığını, alamancılığı bi' kenara bırakalım. Biz öyle olamayız boşuna oramızı buramızı yırtmayalım. Tanımadığımız kişiler hakkında hayranlık nidaları atmalayalım. Elimizde ki malzemeyi nasıl daha iyi yaparız, onun peşinden gidelim. Hele bi' de yabancı futbolcuların efsane olduğu yerde bizim efsanelerimizi aşağılayanlar yok mu? Alacaksın ıslak odunu, bi' dalacaksın aralarına yer misin yemez misin?

Al sana efsane, al sana legend!

04 Ocak-24 Mayıs Fikstürü


27 Aralık 2013 Cuma

Sen Fareler İçin Bitki Al, Rahmi Amcanın Kafasını Uzaylılar Çalsın

Adamın biri evine, evdeki fareleri yemesi için bir bitki satın almış. Bir zaman sonra bitki tüm evi sarmış. Kapıdan bacaya, bacadan avluya, ta sokağın bir diğer ucuna kadar… Böyle olunca evde fare namına bir şey kalmamış. Böyle bir bitkiye ihtiyaç duymasının sebebi yine fareleri yakalaması için aldığı küçük kediymiş. Misafirperver bir mizaca sahip olan kedi, fareleri yakalamak şöyle dursun onlar için dolaptan peynir bile aşırdığı oluyormuş.  Evin içinde kediden önce yine fareleri yakalaması için yanlışlıkla satın aldığı bir de köpek varmış. Bunlardan çok daha öncesinde kendisine hediye gelen bir bukalemun da varmış ama o da kim bilir şu anda neredeymiş. O karışıklıkta belki üstüne oturmuş bile olabilirlermiş. Belki de bukalemun çoktan gitmiştir evden. Bunu bilmiyoruz.

Kedi köpeğe dalaşır, köpek kediyi kovalar günlerini bu şekilde geçirirlermiş. Ama sadece eğlenmesine… Esasen kedi, köpeğin kardeşi gibiymiş. Köpek onu mahalle kedilerinden korurmuş. Kedi de bundan cesaret alıp ona buna dalaşırmış. “Miyav! Miyav! Maaaaruuuuuuurrrrrr…” Bu şekilde. Sonrasını zaten siz de biliyorsunuz: “Feukreaakrrr-kreeoo!” ya da “Khreoooourururuuu” Aynen böyle.

Lakin ne kedinin, ne köpeğin, ne de fare meraklısı bir bitkinin öyküsü bu.

Bu evin hemen arka sokağında Şukufe isimli bir teyze otururmuş. Teyze’nin kocası bundan on sene evvel başına düşen bir meteor sonucu terk-i diyar eylemiş. Teyzenin sürekli bu olaydan dolayı duyduğu pişmanlığı anlatmadan geçemeyeceğim. Çünkü o gün adamı evden şu sözlerle kovmuş:

“Git pişmaniye al da gel! Canım pişmaniye istedi! Hadi, defol!”

Ömrünün en büyük hatasıymış bu. Ama nerden bilsin değil mi? İşte.

Kader böyle bir şey olmalı. Sen gel, onlarca ışık yılı ötedeki, milyonlarca yıl önce patlamış bir gezegen artığı, adamın kafasını bul!

Rahmi Bey hemen oracıkta rahmetlik olmuş ve bu olayın ardından Şukufe Hanım kafayı yemiş. Kocasının arada sırada kendisini ziyarete geldiğini filan iddia ediyormuş. Soranlara:

“Cesedinin kafası yoktu. Peki, kafası nerde? Söyler misin komşu. Neredeydi beyni benim beyimin? Bence uzaylılar kaçırdı Rahmiciğimin kafasını. Eve tevet. Kafan kopsun demeseydim keşke. Duaların kabul olacağı vakitmiş. Keşke demeseydim. Ah keşke demeseydim! Gelirken pişmaniye al da gel demiş idim. Pişmaniyeyi de yiyemeden gitti yiğidim…”

Bu yüzden ne zaman bir pişmaniye görse pişmanlıktan hüngür hüngür ağlar imiş Şukufe Hanım. Baklava ya da kadayıf gördüğü zaman biraz hüzünlenir; lokma tatlısı gördüğü zaman içlenirmiş. Sütlaç ya da kazandibinin konuyla çok da alakası yoksa da bahsi geçince hafif hafif içi sızılar, fıstık ezmesi ya da fındık ezmesi gibi tatlıları da hiç düşünmeden afiyetle midesine indirirmiş.

Zaten fıstık ezmesi yemekten dolayı da hayli kilo almış. Artık kapıdan çıkamadığı için uzun süredir oturma odasında oturmaktaymış. Mahalledeki çocuklar ona Dev Anası diyorlarmış. Ama bunun asıl sebebi kiloları değil; oğlunun gerçek bir dev olması imiş. Hatta “Ufacık kadın bunu nasıl doğurdu ayol” diye (ki o zaman çok ufakmış) kadınlar aralarında konuşurlarmış.

Dev Bey, çocukken iki metre boyunda imiş… Şimdiki boyunu siz düşünün. Belki beş metre… On metre. Sonuçta nasıl bir dev ise bu… On beş metre. Belki yirmi. Birinin bana söylediğine göre dev ile konuşmak için megafon şartmış.

Birisi de az önce dedi ki. “Onu küçükken zürafalar bulup, yetiştirmiş”

“Atma” dedim. “Evet, atıyor olabilirim” dedi. “Olabilirsin” dedim. Öyküye karışmayın.

Aslında çok lüzumlu görmediğim için değinmemiştim ama Şukufe Teyzenin evinde bazı hayaletler de varmış. Fakat kimseye gözükmedikleri için kimsenin bu hayaletlerden haberi yokmuş. Rahmi Bey mi? Hayır, onun kafasını uzaylılar kaçırmış.

Şimdi derin bir nefes alın ve öykünün adına aldanıp da bu öykünün Şukufe Teyze hakkında olduğunu filan sanmayın (ve Dâhili Martılar da nedir?) Lütfen… Hikâyemiz aslen Şukufe Teyzelerin iki apartman ötesinde oturan Bilge Adam ve çivisi hakkındadır, hazır olun:

Kafası dalgın mı dalgın ama gözleri derin mi derin bakan, Haşmet adında bir adam varmış. İşte bu kişi az önce Bilge Adam dediğim.

Bir gün Bilge Adam yerde kocaman bir çivi bulmuş. Ama çok büyük… Buraya desen değil, oraya desen değil. Peki nereye?

Ardından bir karara varmış ve çiviyi boynuna asmış.
“Bu nedir?” diyenlere de:
“Bu dünyanın çivisidir” dermiş.
“Hahahaha! Taksana o zaman yerine de dünyanın çivisini her şey yoluna girsin!” derlermiş onlar da.
Ve Bilge: “Takacağım yeri bilsem boynuma asar mıydım?” diye cevaplarmış bu soruyu.
Hep aynı soruyu soruyorlarmış ama hep.
Bir keresinde dayanamamış ve soruyu sorana:
“Bu çiviyi takacağım yeri ben biliyorum, dön… Dön!”
Yahu. Bilgeyi de delirttiniz…
“Sakin ol” demişler. Dalga mı geçiyorsunuz adamla?

Bu olaydan sonra hastaneye kapatılan Bilge Adam, doktorların çok ilgisini çekmiş ve kısa bir süre sonra aralarında bayağı popüler olmuş. Ünü daha sonra diğer bilim adamlarına da yayılmış ve herkes Bilge Adamı konuşur olmuş. Bilge Adamı hastaneden çıkarıp evine yollamışlar fakat çivisini geri vermemişler. Öyle ya, çivi dünyaya aitmiş.

Bu konu üzerine hassasiyetle eğilen bilim adamları araştırmışlar tarattırmışlar ve çivinin nereye çakılması gerektiğini tespit etmişler. Fakat çiviyi kimin çakacağı konusunda bir türlü anlaşmaya varamıyorlarmış. Böyle durumlarda mutlaka içlerinden biri ortaya çıkar ve yüksek sesle: “Kura çekelim!” der; herkes de bu fikri kabul eder. Öyle de olmuş.

Fakat olayı biraz abartmışlar, çekiliş tüm dünya genelinde yapılmış.
Kura sarı sakallı bir adama çıkmış, ama adamın bıyığı hiç yokmuş. Sadece sakal.

Ve gün gelince çivinin çakılacağı noktaya toplanmışlar. Her yer bilim adamı doluymuş. Ortalarında da sarı sakallı bıyıksız bir adam…

“Burası mı?” diye sormuş sarı sakallı. Hayır bıyık yok.
“Evet. Burası o noktadır. Büyük bir hassasiyetle hesapladım” demiş bir bilim adamı gururla öne çıkarak.
“Çakıyorum” demiş.
“Çak! Çak!” diye desteklemişler diğer bilimciler.
Durmuş. “Bir şey olmaz değil mi?” demiş.
“Hayır hayır olmaz”
“Bir şey olmayacaksa niye çakıyorum?”
Haydaa… Bunun üzerine başka bir bilimci öne çıkıp açıklamaya başlamış:
“Sana olacakları söyleyeyim: O çiviyi çaktığın zaman,
İnsanlar birbirlerini sevecek ve sayacaklar.
Dürüstlük, erdem ve bilgelik salgın gibi yayılacak.
İnsanlar birbirlerine hürmetli,
Hürmetliler neşeli.
Neşeliler pek keyifli olacaklar”mış.
“Hm… Çakıyorum o halde” demiş.
“Çak!” demişler.
Çekici eline almış ve:
ÇAK! Çakmış…
Ardından yer çatırdamaya, gök gürlemeye başlamış.
Bu olaydan sonra dünya ortadan ikiye ayrılmış.

Ortadan yarılma çizgisi tam da bizimkilerin sokağından geçiyormuş. Şukufe teyzenin evi ayrılmaya başlamış. Kapı dünyanın diğer tarafında kalmış. Teyze sonunda özgür kalmış fakat… O da nesi? Uzaylılar evin tam da altında saklanmasınlar mı? Şu işe bakın! Yer yarılınca hepsi ortaya çıkmış. Rahmi Beyin kafası da elbette ellerindeymiş. Şukufe Teyze:

“Ben demiştim!”

Uzaylılar Rahmi beyin kafasını geri vermek istememişler. Çünkü bu onlar için çok önemli bir şey. Ama Şukufe Teyzenin iri cüssesi ve oğlunun da bir dev oluşu onları biraz korkutuyormuş da. Bu konuyu kurul gündemine taşıyacaklarını söylemişler.

Bilge adam kafayı yediği ve ardından da çivisi elinden alındığı için evinden hiç çıkmayıp sürekli duvarda asılı duran tabloyu tutan çiviye bakıyormuş:

“Belki de o çivi bu çividir?”

Derken duvar kendinden uzaklaşmaya başlamış. Yerin yarıldığını sonradan fark etmiş. Aşağıya eğilip bakmış; dünyanın ta öbür ucu görünüyor. Ardından da uzay…

“Henüz çok geç olmamış olabilir. O çiviyi mutlaka almalıyım” diyerek karşıya atlamış fakat tutunamayarak aşağıya uçmuş. Dünyanın merkezine vardıktan sonra da sonsuza kadar yukarı düşmüş.

Öykünün başındaki sokağın iki yanına uzamış olan bitki  de dünya ortadan ikiye ayrılınca dalları aşırı gerilerek bir bir kopmuş: Flop-Pof!

Meğerse bitki, fareleri içindeki ortamda korumuş ve canlı kalmalarını sağlamış. Fakat bitkinin içinde fareler tuhaf bir adaptasyon geçirmişler. Bu yüzden bitki koptuktan sonra her yerde, tüylü küçük bir balon gibi pembe fareler uçuşuyormuş.

Evin köpeği başını oynatarak suratının etrafında uçuşan pembe fareyi savuşturmuş. Dünyanın diğer tarafında kalan yoldaşı; kediye bakıyormuş. Köpek, kediyi artık koruyamayacağı için kedinin etrafını diğer kediler sarmaya başlamışlar.

Köpek, az sonra gerçekleşecek manzaraya dayanamayacağı için arkasını dönmüş. Diğer kediler birden bizim kedinin üstüne atlamışlar: “Vrouuvvv, uuuuvriyuvv fkarraee!”

Köpek uzaklaşırken sesler hala kulağına geliyormuş. Gitmiş de gitmiş, gitmiş de gitmiş, ama sesler kulağından asla silinmemiş.

Hikâyemizde sadece kötü şeyler olmuyor. Şukufe Teyze tasavvuf diyetiyle zayıflamış ve kocasının kafasını uzaylıların elinden geri alıp, ona ‘kafalı’ bir cenaze töreni düzenleme imkânı bulmuş. (Akrabaların çoğu dünyanın diğer tarafında kaldığı için kalabalık bir cenaze töreni olacağını beklemeyin derim)

Cenazede Şukufe Teyze ve martılar dâhil herkes ağlamış… Şimdi az önce fark ettim de. Başlıktaki yazı: Martılar Dâhil olacak bence. Şukufe Teyze ve Martılar Dâhil. Aynen böyle. Dâhili Martılar değil. Yanlış yazılmış.

Ve dünya bir o yana bir bu yana hızla uzaklaşmış. Herkes kendi kaderine doğru yol almış, tıpkı her zaman olduğu gibi…